|
Alacakaranlık,
yerini asfalt karası geceye bırakırken, yıldızlar birer ikişer şehrin
ezici, soğuk aydınlığından çekinen titrek ışıklarını açmaya başladılar.
Tamda bu sırada, günün yaldızlı kalın kadife perdesinden kurtulan
kötülüğün krallığı, kapılarını araladı ve, uçsuz bucaksız topraklarına
göçmen kabulüne başladı. Hayatlarının sıkıcılığından bir an önce kurtulup,
kötülüğün baştan çıkarıcı güzelliğinde kendini bulmak isteyen milyarlarca
insan, birbirini ezerek yol aldı. İnsanlar akın akın geliyordu. Çok
geçmeden bir insan dağı oluştu. Ter ve kan kokusu her yanı kapladı.
İnsan güruhu
arasından bazıları kötülüğün topraklarına kabul edilirken diğerleri
can çekişen hayatlarına döndüler.
O
gece, kabul edilenler arasında Sabri de yer aldı. Sevmediği bir çok
yarım kalmış işi, sevmediği bir karısı ve arasıra sevdiği iki çocuğu
vardı. Doyurulmamış arzuları, geçmişinde kozalanmış acıları, mecburiyetleri
ve hayalleri herkes gibi onun da algısını bulandırmıştı. Gerçeklerle
kendi gerçekleri arasında dev bir mercek
gezdiriyordu. Kimi zaman merceğin bir tarafından bakıp hayatı olduğundan
büyük görüyor, eziliyor, kimi zaman da diğer tarafa geçip kendini
dev, diğerlerini minik buluyordu. Bu merceği ne zamandır kullandığı
bilinmez. Belkide o mercekle doğmuştu. Belki o mercek kafasının içindeydi.
Olayları, zamanı ve hayatı eğip büküyor, ona böyle gösteriyordu.
Artık
kötülüğün topraklarına kabul edildiğine göre hiç olmadığı kadar özgürdü.
Bu topraklarda korkuya yer yoktu. Bu topraklarda can almak vermek
kadar doğal karşılanıyordu. Pis kokmak sıradandı. Dürüstlük gereksizdi.
Onur kavramı reddedilmiş, zaman durmuştu. Neyin siyah neyin beyaz
olduğu belli değildi. Sabri, kutupların belirsizliğiyle güçlenerek
bir hayalet gibi özgürlüğünü yaşayabilirdi burada. Günün birinde bu
toprakların hükümdarı olabilirdi.
|
me@magneticblue.com |
|
Saçı
nasıldı? Siyahtı evet ama nasıldı? Tamam! Küt, siyah, parlak saçlar.
Çenesinin biraz yukarısına uzanıyor.
Gözlerini
fazlaca boyardı. Ama... Yakışırdı.
Kısaboylu
minyatür bir kızdı. Televizyonda gördüğünüz en uzun boylu ve güzel
vücutlu kızı iki elinizin arasında hayal edin. Güzel. Şimdi, yukarıdan
ve aşağıdan bastırarak avuçlarınız arasında, üçte iki kısalana kadar
sıkıştırın. İşte size anlattığım kız böyle bir kız. Güzel bir yüzü
ve avuçlarınız arasında tuttuğunuz kadar boyu var.
Siyah
giyinmeyi seviyor. Hamam takunyası topuklu, siyah ayakkabılar giyiyor.
Amerikan
filmlerinde görebileceğiniz türden, okulun en popüler kızı gibi kendini
ağırdan satıyor. Düşünceleri yavaş, vücudu hızlı titreşiyor. Belki
bu sebepten erkeklerin hoşuna gidiyor.
Mesele
şu ki... artık onu anlatmak istemiyorum.
O
geçmişin bir parçası. Sadece minik bir parçası. Aynı geçmişin bir
başka yerinde, Gülbahar, Ayşegül ve Fulya var. Tam karşılarında Fatma
ve adını hatırlayamadığım o “kara kare” gözlüklü kız... Hemşire olmuş
şimdi.
Ne
diyorduk? Evet... Gülbahar. Oksijen sarısı saçlarını, sık rastlanan
bir şekilde, kalemle kafasının üstüne toplardı. Kocaman, patlak, yeşil
gözlü, orta boylarda iri bir kızdı.
Bülent, Gül’ün koca kalçalarına, bacaklarının arasında her
ne varsa ona aşıktı. Ne olduğunu tam olarak bilemeyiz çünkü o sıralar
kimsenin gördüğünü sanmıyorum. Tahmin ederek merakımızı giderelim:
Oksijen sarısına tezat kara ve sert köklü, dönek kıllar, henüz pek
aralanmamış bir dünyanın kapısını örtüyor. İşte o örtüyü bıkmadan
usanmadan kaldırmak isteyen Bülent, Gül’ü yatakta, çeşitli pozisyonlarda
hayal ederdi. Bir gün teneffüs zili çalar çalmaz Gül’ün arka sırasına
oturdu ve seslendi:
“Gülbahar!”
Sesi
duyan Gül dönüp baktı. Bülent, bir saint bernard’ı andıran mavi gözleriyle
pırıl pırıl bakarken belki bininci kez aynı kelimeler ağzından dökülüverdi:
“Amını
yaliyim...”
|
me@magneticblue.com |
|
Farz
ettiklerim, fark ettiklerim oluyor. “Her
Şey”in parçasıyım. Bütünün. Tamamının... Hayal edilmiş gelecek, hayal
edilecek ve asla hayal edilemeyeceklerin tümü. Evrenin içi ve dışı...
Geçmiş ve gelecek. Siyah ve beyaz. Yaşanmış ve yaşanacak. Sıcak ve soğuk.
Hepsi bir yerde, aynı “An”da
oluyor. “An”ın
bir yerinde başlıyor, bir yerinde bitiyorlar! Toplamları kadar eksikler.
Böylece hem “Hep”, hem de “Hiç”ler. “Hep”
çok yavaş. En az “Hiç” kadar yavaş! Nasıl?
Neden, Görüntüler yoğun akıyor? Sesler...
Bunlar ayak sesleri, şurada bir kadının kahkahası, iki sokak ötede kavga
var... Sesi geliyor. Tüm bunları
bana ses ulağı moleküller
anlatıyor. Her an, her yöne uçuşuyorlar. Koşuyorum.
Gideceğim yerin resimleri yollara çizilmiş. Görüp, öğrenmem lazım nereye
gittiğimi. Duruyorum. O sırada... Kısa, tek bir saf ses: “La” Hemen
üstüne, bir ses daha ekleniyor “Mi” Bu
ikincisi daha ince... İki
saf ses birleşip, pütürlü, melez bir his yayıyorlar zihnime. Sessizlik!
Uçsuz
bucaksız, billur kum tanesi ve anti maddesi. Sarı kahve pofuduk kumsala hızla
düşüyorum... |
me@magneticblue.com |
|
Dağlar
arasından, yemyeşil vadilerden, çorak topraklardan akıyorum. Önüme çıkan
her çirkinliği ve güzelliği su gibi içime katıp çağlıyorum. Herhangi
bir karşı komşunun, kendince özene bözene döşediği evi, birbirinden
değerli bulduğu eşyaları da alıp gidiyorum. Nereye varacağım belli değil.
Kendime
yakın yerlere çağlarken, uzaklarda kollara ayrılıyor, gücümü dağıtıyor
ve duruluyorum. Her kol, daima kendinden küçük kollara, nihayetinde
kılcal damarlara gebe. Ufukta yitip gidiyor, sonunda yine bana gelip,
besleyip, doyuruyorlar.
Dünya,
benden ibaret değil. Kendince akmak, coşmak isteyen milyarlarca insan
var dışarıda. Küçük egolarının dayanılmaz ağırlığı altında ezilen milyarlarca
insan; minicik elleriyle, bencil ihtiyaçları uğruna, dev çarkların arasına
çomak sokmaya hazırlar. Sadece insanlar mı? Kediler, köpekler, kargalar,
arılar, ayılar, bakteriler, türlü çeşit bitki. Hepsi kendi hizmetine
koşuyor evrenin geri kalanını. Bazıları farklı ve
farkında. Farkındalık egoyu; önce beni, sonra seni ve uzanabildiğince
diğerlerini yaratıyor. Bunların toplamı ise rekabeti.
|
me@magneticblue.com |