Korkusuz Yaşama Sanatı
Josef Kirschner, “Korkusuz Yaşama Sanatı” isimli kitabında (Demek ki korkusuz yaşamanın bir sanat olduğunu düşünüyor.) bazı sorular sormuş. Bu sorulara cevap vermek için kısa bir süre ayırmanın herkesin faydasına olacağını düşünüyorum. Ben o süreyi kendime bir iyilik yaparak yarattım, sonuçları paylaşmak istiyorum:
Soru: Çevrenin beni övmesi ya da eleştirmesi, vereceğim kararları ne derece etkiliyor?
Çok etkiliyor. Neredeyse tamamen bu etki altındayım. Bu sebeple tek başıma kalmayı tercih ettiğim zamanlar çoğunlukta. Pek çok övgünün yersiz ve eleştirinin de anlamsız olduğunun farkındayım. Övgü ya da tenkitin değer kazanabilmesi için kimden geldiğini bilmem ve o kişiye minnet duymam gerekir. Minnet duymak demek, bir iyiliğe karşı kalben borçlu hissetmektir. Övgü, hasta zihinlerde plasebo etkisi yapan bir ilaç gibi olduğuna göre, yerinde bir eleştiri gerçekten minnet duymayı gerektirir. Minnet duyabileceğim türden insanlara fazla rastlamıyorum. Söyleyecek sözü olanlar yazıyor ve bu da benim tesellim oluyor. Madem herkesin övgü ya da eleştirisini kayda değer bulmuyorum, öyleyse neden insanların söyledikleri kararlarımı etkiliyor? Kimin faydalı kimin zararlı olduğuna karar veren de benim ve bir günüm sadece yirmi dört saatten oluşuyor, ve büyük kısmı uykuda geçiyor
Soru: Hem çevremin beğenisini kazanmak, hem de kendimi topluma kabul ettirebilmek için, acaba öğrenmiş olduğum hangi rolü oynasam?
Evet, bu pek çok kez kendimi iş üstünde yakaladığım bir durum. Duruma uygun olduğuna karar verdiğim bir rolü seçip, oynamaya başlıyorum. Evet, bu durum defalarca başıma geldi. Farkında bile olmaksızın defalarca yaşadım bu durumu. “Şu an hangi rolü oynasam daha uygun olur?” sorusuna yanıt aradığımı fark ettiğim gün, yaptığımdan hiç hoşlanmadım ve bu soruyu bir daha sormamaya karar verdim. Bu kararımı halen uyguluyor olmama rağmen, dış dünyaya temas ettiğimde, insanların beni olduğum gibi kabul etmeye hazır olmadıklarını görüyorum. Bana uygun gördükleri rollere bürünmemi beklediklerine her an şahit oluyorum. İnsan içine çıkmak demek sahneye çıkmak demek. O sahnede rol mü yapacaksın yoksa kendini mi sergileyeceksin?
Soru: Şimdiki hayatımda sergilediğim ve öğrenmiş olduğum rol ile gerçek benliğimi yansıtan rol arasında ne fark var?
Bana göre hiçbir fark yok. İkisi de rol. İkisi de oyun. İkisi de yapmacık ve ikisi de otantik değil. Gerçek ben bir rol değil. Kendini her an gösterir. Yeter ki bilmek istesin insan. Yemek yerken hissettiğim lezzet, acı, tatlı; çiçekten ya da çöpten aldığım koku; sevgilime dokunmak, sevdiğim bir müziği dinlemek, bunların hepsi gerçek beni yaşamak demek. İnsan bunları yaparken sahte olabilir mi?
Soru: Övgü ve eleştiri korkusunu üzerimden atıp, başkalarına daha az bağımlı kalmak için neler yapmalıyım?
Kendimi, gerçek kendimi fark edebiliyorsam, bu yeterli. İçsel kararlarla ve bilinç yardımıyla dışarıda ki oyunun kendiliğinden bitmesini sağlamak mümkün değil. Gerçeği kabullenmek ve bu gerçeği diğerleriyle paylaşmak, her ne kadar bir şişenin içine mesaj koyup onu okyanusa fırlatmakla eş anlamlıysa da, bu gerçeği huzurla kabul etmek gerekiyor. Mecburiyet oluştuğunda, bir süre için baskı altına girmek ve çıkmak da kaçınılmaz görünüyor. Oyuna gir ve çık. Ve her an okyanusa bir şişe daha fırlatabilirsin. O sırada övgü ve eleştirisine değer verebileceğim yeni birisiyle karşılaşırsam bu tüm zahmetlere değer
Yersiz övgü ve eleştiriler, her ikisi de zihinsel korku üretimine sebep oluyor.
İki homoseksüel erkek uçakla seyahat ederken, gecenin bir vakti, tüm yolcular uykudayken tuvalette bir fantazi yaşamaya karar verirler. Ortam müsait mi, insanlar uykuda mı anlamak için su isterler. Hosteslerden bile cevap gelmeyince işe koyulurlar.
Çok sonra kanter içinde kalmış yaşlı bir yolcu hostesin dikkatini çeker. “Efendim” der, “Bir rahatsızlığınız mı var?”
Adam cevaplar, “Güzel kızım, ne olur bana bir bardak su getiriver.”
Hostes şaşkın, “Amcacığım madem bu kadar susamıştınız da neden daha önce su istemediniz?”
Adam gözlerini kocaman açarak konuşur, “Güzel kızım, gece biri su istedi diye tuvalette başına neler geldi bir bilsen! Ah bir bilsen! Sen de korkardın su istemeye aynı benim gibi.”
Ve rol yapmak… Sahtelik, sahtecilik…
Nasrettin Hoca pazarda odun satıyormuş. Odunu aldığı kimse yaklaşıp sormuş, “Bu odunları benden 10 akçeye aldın, neden 9 akçeye satıyorsun? Böyle ticaret olmaz sen ne yapıyorsun? Böyle iş olur mu?”
Hoca sakin, cevaplamış, “Olur, olur, hem de çok güzel olur. Önemli olan nasıl yaptığın değil, insanların seni bunu yaparken görmesi.”
Korku Dolu Dakikalar:
[youtube]P-Fy5Wygs5I[/youtube]