Bir Şeyin Değerini Kim Belirler?


Ev temizliğine ve işlerine yardım eden Sevgi’nin iki çocuğu var. Çocuklardan biri, Ömer, üç yaşında ve zaman zaman onu da yanında getiriyor.

Ömer, her nedense beni çok seviyor ve çalışırken rahat bırakmıyor. Sürekli “O ne?”, “Bu ne?”, “Şu ne?” diyor yada parmağıyla her yönü işaret edip “O benim!”, “Bak şu bu!”, “Bak bu şu!” gibi cümleler kuruyor. Kurduğu daha uzun cümleler de var fakat annesi dışında kimse anlamıyor.

Dün de Ömer’in geldiği günlerden biriydi. Önce bir süre onunla ilgilendim. Bir iki dergiye baktık, parmağıyla işaret ettiği yerlerde ne olduğunu beraberce tekrar ettik. Arasıra günlük hayatını anlatan anlaşılmayan cümleler kurdu. Sonra çalışmam gerektiğini söyledim ve annesinin yanına gönderdim fakat o yine de benim yanıma gelmekte ısrar etti. Bunun üzerine kapımı kapattım ve gelişini biraz olsun engelledim. Tam işime yoğunlaşırken sevgili kedim Gel Kızım, kapıyı açmak için kapı koluna sıçramaya ve insanı deli eden bir ses çıkarmaya başladı. Ömer’in kah yakından kah uzaktan gelen bağırışları ve acar gazeteci edasıyla kendisiyle ilgili herşeyi çeşitli yüksek tonlarda annesine rapor etmesi, beni kısa bir süre için zihnen felç etti.

Gel Kızım’ı içeriye alırken, girdiğinde çıkmak, çıktığında girmek isteyeceğini ve bundan kurtulmanın tek yolunun da kapıyı açık bırakmak olduğunu bilmem rahatlamamı engelledi. Kapıyı kapattım ve işime döndüm. Çok geçmeden Ömer, kapının hemen önünden gelen sesiyle, beni sıçrattı. Tabii bu kadarla kalmadı. Kapı deliğinden gözetlemeye, tak tuk sağa sola vurmaya ve annesine rapor vermeye devam etti:

“Anaaae, abinin kapısı açılmıyooo!” ve ardından kapıyı yokladı. Bunun böylece süremeyeceğine karar verip kapıyı açtım, Ömer’i elinden tuttum ve biraz oyun oynamaya davet ettim.

Bir dizi anlamsız ve dolayısıyla sıkıcı oyunu oynarken günün en heyecanlı dilimi fındık büyüklüğünde bir kara sineğin cama konmasıyla başladı. Bu iri sinek, yaklaşık bir hafta önce yakaladığım örümceğin ziyafetiydi.

Hem sinekle, hem Ömer’le birkaç dakikalık cebelleşmeden sonra sineği yakalayıp örümceğime verdim ve sonraki on dakika boyunca sinekle örümcek arasındaki çılgın kovalamacayı izledim. Bir an bu keyfin, gladyatörlerin karşılıklı kafa, kol ve ayak uçurmasını izlemekten farkı olmadığını düşündüm. Sonunda örümcek galip geldi. Sonraki saatler boyunca, büyük bir iştahla, emdi, emdi ve emdi. Bu sabah kalktığımda sinekten geriye sadece bir iki siyah topak kaldığını gördüm. Neyse, tekrar düne ve Ömer’e ve bu yazıyı yazmamın sebebine dönelim.

Ömer’in beni bir arkadaşı gibi görmesi, onunla büyüğü gibi değilde bir arkadaşı gibi oynamama sebep oldu. Böylece, istediklerini hiç nedensiz reddetip, aklıma estiği gibi konuşmaya başladım. Bu davranışım aramızda bazı sürtüşmelere ve ufak çaplı kavgalara yol verdi. İşin ilginç tarafı ben de en az onun kadar sinirlenip öfkelenmeye başladım. Öfkemin patlayacağı her an, aslında bir yetişkin olduğumu ve O, yaptığı hiçbirşeyden sorumlu tutulmazken, bana bu özgürlüğün verilmediğini bir kez daha hatırlamak, üzerimdeki basıncı artırıyordu. Diğer yandan bir yetişkin olmam Ömer’i daha da kızdırabilecek bir donanıma sahip olmam anlamına geliyordu ki gel de çık işin içinden.

Gözüme kestirdiğim eski bir çakmağı alıp, Ömer’in gözü önünde çakmaktaşı mekanizmasını söktüm ve çakmaktaşına sürtünerek kıvılcım yaratan metal silindiri tekrar yerine yerleştirdim. Elimde her çocuğun sahip olmak isteyeceği bir ürün vardı artık. Bunu şimdilik sadece ben biliyordum ve pazarlama aşamasına geçince Ömer de öğrendi. Metal silindirindiri bızır bızır çevirmemden etkilendi ve bu dayanılmaz güzellikteki çakmağı elde etmesi gerektiğine inandı. Çakmağı isteyerek inancını gösterdi. Birkaç başarısız girişimden sonra oyun alanımızda duran üç büyük pilin kendisine ait olduğunu duyurdu ve çakmak karşılığında bu üç pili vermeye istekli olduğunu belli etti. Kabul etmedim ve çakmağımın ne kadar üstün olduğunu her fırsatta hatırlattım.

Pilleri istemediğimi anlayınca bana yanaşıp, bir gaspçı edasıyla sıkıştırarak “Ver!” dedi. “Ver!”, “Vermiyorum!” derken, Ömer kontrolünü kaybetti ve sağ bacağımı hızla tekmelemeye başladı. Kızdım fakat bir yetişkin olduğumu hatırlayarak “Yapma!” dedim birkaç kere. Hiç dinlemedi ve tekmelemeyerek canımı acıtmaya devam etti. Sonunda şampanya mantarı gibi fırlayıp boynundan tuttum ve annesinin yanına doğru götürmeye başladım. O sırada avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Kıçına hafif bir şaplak atıp “Hadi annenin yanına!” dedim.

Bu olayı dün gece uyuyana kadar arasıra hatırlayıp sıkıldım.

Information and Links

Join the fray by commenting, tracking what others have to say, or linking to it from your blog.