“Amını Yalıyim!”
Saçı nasıldı? Siyahtı evet ama nasıldı? Tamam! Küt, siyah, parlak saçlar. Çenesinin biraz yukarısına uzanıyor.
Gözlerini fazlaca boyardı. Ama… Yakışırdı. Kısaboylu minyatür bir kızdı. Televizyonda gördüğünüz en uzun boylu ve güzel vücutlu kızı iki elinizin arasında hayal edin. Güzel. Şimdi, yukarıdan ve aşağıdan bastırarak avuçlarınız arasında, üçte iki kısalana kadar sıkıştırın. İşte size anlattığım kız böyle bir kız. Güzel bir yüzü ve avuçlarınız arasında tuttuğunuz kadar boyu var.
Siyah giyinmeyi seviyor. Hamam takunyası topuklu, siyah ayakkabılar giyiyor.
Amerikan filmlerinde görebileceğiniz türden, okulun en popüler kızı gibi kendini ağırdan satıyor. Düşünceleri yavaş, vücudu hızlı titreşiyor. Belki bu sebepten erkeklerin hoşuna gidiyor.
Mesele şu ki… artık onu anlatmak istemiyorum. O geçmişin bir parçası. Sadece minik bir parçası. Aynı geçmişin bir başka yerinde, Gülbahar, Ayşegül ve Fulya var. Tam karşılarında Fatma ve adını hatırlayamadığım o “kara kare” gözlüklü kız… Hemşire olmuş şimdi.
Ne diyorduk? Evet… Gülbahar. Oksijen sarısı saçlarını, sık rastlanan bir şekilde, kalemle kafasının üstüne toplardı. Kocaman, patlak, yeşil gözlü, orta boylarda iri bir kızdı. Bülent, Gül’ün koca kalçalarına, bacaklarının arasında her ne varsa ona aşıktı. Ne olduğunu tam olarak bilemeyiz çünkü o sıralar kimsenin gördüğünü sanmıyorum. Tahmin ederek merakımızı giderelim: Oksijen sarısına tezat kara ve sert köklü, dönek kıllar, henüz pek aralanmamış bir dünyanın kapısını örtüyor. İşte o örtüyü bıkmadan usanmadan kaldırmak isteyen Bülent, Gül’ü yatakta, çeşitli pozisyonlarda hayal ederdi. Bir gün teneffüs zili çalar çalmaz Gül’ün arka sırasına oturdu ve seslendi: “Gülbahar!” Sesi duyan Gül dönüp baktı. Bülent, bir saint bernard’ı andıran mavi gözleriyle pırıl pırıl bakarken belki bininci kez aynı kelimeler ağzından dökülüverdi: “Amını yaliyim…”